Efendim bu hafta bilindiği üzere Kutlu Doğum Haftası. Dolayısıyla bu konu hakkında epey bir yazı yazılmıştır. Açıkçası pek okumam amma ve lakin bazı yazarları es geçmem elime gazete geçtiğinde. Bunlardan biridir Haşmet BABAOĞLU. Bugün köşesinde öyle güzel bir yazı vardı ki sormayın. En sevdiğim konulardan biridir Peygamber Efendimiz(SAV)’in ahlakı. Bahsettiği konuyu defalarca okumuştum ve her defasında içime bir huşu doluşmuştur. Kendimi öyle rahat hissederdim ki. “Böyle bir insana inanıyorum işte.” derdim içimden. Böyle bir insana inanmak bile bana huzur veriyor.
Her neyse yavaş yavaş devam edelim. Bahsettiği olayda bir adam Mekke fethinden sonra Peygamber Efendimiz(SAV)’in yanına geldiğinde o ihtişamda titrer. Zira önünde durduğu kişi Mekke’den yıllar önce hicret ettirilmiş ve tek başına başladığı davada kendisine karşı duran bütün müşrikleri mağlup ederek zafer elde eden biri. Ancak Peygamber Efendimiz adama “Titremene gerek yok, ben kral değilim. Kureyşli et yiyen bir kadının oğluyum.” diyor. İşte bu yüzden alemlere rahmet olarak gönderilmiş. Haşmet BABAOĞLU bu olaydan gerçekten çok güzel bir yazı çıkarmış. Normalde bizim gördüğüm tevazu, alçakgönüllülük gibi şeylerdir. Ama bize gösterdiği diğer konu ise O’nunda bir insan olduğu ve buna vuru yaptığıdır. Gerçekten olayı canlandırdığınız zaman bu daha net farkedilebiliyor. O bir peygamberde olsa insan sonuçta ve hiçbir insanın önünde titremeye gerek yok. O’da etten ve kemikten. Yine Haşmet BABAOĞLU’nun dediği gibi O’nu üstün kılan ne soyu, ne de varlığıdır. Kur’an’ da belirtildiği gibi üstünlük ancak Takva iledir. Ve Takva sahibini ancak Allah(c.c) bilir.
Bu konuya değinmişken aklımda kalan birkaç küçük hadiseyi de anlatmak istedim. Ki ne güzel bir insana inandığımız anlaşılsın. Birgün kadının biri gelip peygamber efendimiz(SAV’e eşini şikayet eder. Der ki “Ey Allah’ın Resülü. Kocam mescitten çıkmaz oldu. Hergün oruç tutuyor ve hiç yanıma yanaşmıyor”. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz adamı bulur ve şöyle der “Ben Allah’ın elçisiyim. Bazen oruç tutar bazen bazen tutmam. İbadetimi yerine getirdiğim gibi eşime ve çocuklarıma olan sorumluluklarımı da yerine getiririm. Ve yatağımı da eşimden ayırmam. Şu halde örnek alacağınız kişi benim”.
Birgün bir yahudi Peygamber Efendimiz’in sohbet ortamına gelir ve şöyle der “Peygamber Hanginiz?”. Sahabeler ayaktakini işaret ederler. Adam sorusunu yineler ve aynı cevabı alır. Gidip ayakta sahabelere su dağıtan Adam’a sorar “Peygamber sen misin?” diye. Peygamber Eefendimiz “Evet. Peygamber ümmetine hizmet eden kişidir.” der ve o yahudi hemen orada iman eder.
Yine birgün bir bedevi(araplarda toplum hayatından uzak çöllerde yaşayan ve ilme sahip olmayanlar için kullanılır) mescide gelir. Biraz sonra hemen oraya küçük tuvaletini yapar. Sahabeler hemen adamın üzerine yürümek isteyince Peygamber Efendimiz onları durdurup emir verir. “Gidip orayı su ile yıkayın ve onu yanıma çağırın.” der. Bedevi gelir ve Peygamber Efendimiz ona mescit ahlakını, edebini ve ayrıca temizliğin önemini de anlatır öylece onu yollar.
Şimdiki olay ise Allah’ın Peygamber Efendimizi bir kusurundan dolayı indirdiği ayetlerle ilgilidir. Olay şöyle gelişmiştir. Çok uzun bir alıntı olacak. Zira tefsirden alıntı(Fizilal-il Kur’an, Seyyid KUTUP).
“Fakir ve âma bir adam olan ibni Ümmü Mektum Hz. Peygambere geliyor. Bu arada Peygamber Kureyş’in ileri gelenlerinden bir toplulukla meşguldür. Onları islama çağırmaktadır. Onların Müslüman olması ile islamın Mekke’de karşılaştığı zorluk ve sıkıntının hafifleyeceğini bunların islama yararlı olacaklarını ummaktadır. Çünkü Rebia’nın iki oğlu olan Utbe ve Şeybe başka bir adı Ebu Cehil olan Amr ibni Hişam, Ummeye ibni Halef ve Velid ibni Muğire’den oluşan bu büyükler ile peygamberin yolunda duruyor. insanları ondan uzaklaştırıyor ve ona birtakım çetin tuzaklar kurarak açıkça onu Mekke’de dondurmak istiyorlardı. Bu toplulukla beraber Abdülmuttalib’in oğlu Abbas da Peygamberi dinlemeye gelmişti. Kabileye herşeyin üstünde bir değer ve saygınlık kazandıran ve kabileye dayalı cahili bir ortamda, bir insana kendisine en yakın çevresi ve ona en çok bağlı olanları saygı göstermez çağrısını kabul etmezse dışındaki insanların bu davayı kabul etmeleri daha da zorlaşacaktı.
Hz. Peygamber İşte bu kadar önemli olan bu toplulukla uğraşırken fakir ve âma adam geliyor. Burada peygamber kendisi ve çıkarı için değil, islam ve islamın çıkarı için uğraşıyor. Eğer bu topluluk Müslüman olursa Mekke’deki davanın önündeki, yolundaki zorlu engeller, sivri dikenler temizlenmiş olacak ve bundan sonra islam Mekke çevresine yayılacaktı. Ama bu ileri gelen büyüklerin Müslüman olmasından sonra tabi.
İşte bu adanı geliyor ve Hz. Peygambere diyor ki: “Ey Allah’ın elçisi, bana da oku, bana da öğret, Allah’ın sana öğrettiklerinden.” Rasulullah’ın içinde bulunduğu şartları ve kiminle uğraştığını bile bile bu sözlerini tekrar ediyor. Hz. Peygamber ikide bir sözünün ve çabasının kesilmesinden rahatsız oluyor ve adamın görmediği yüzünde hoşnutsuzluk ifadeleri beliriyor. Yüzünü ekşitiyor ve onunla ilgilenmiyor. Fakir ve kimsesiz olan ve kendisini bu büyük işten alıkoyan adama aldırmıyor. Çünkü uğraştığı şeyin ardında davası ve dini için büyük umutlar besliyor. Aslında o bunlarla uğraşırken dininin zafere ulaşmasını arzu etmektedir. Çağrısına karşı samimiyetini, islamın çıkarına bağlılığını ve onun yayılması için aşırı isteğini ortaya koyuyor.
İşte tam bu sırada gök meseleye el koyuyor. Meseleye el koyuyor ki bu konudaki kesin hükmünü belirlesin. Yolun tüm işaretlerini ortaya koysun. Değerlerin kendisi ile ölçüldüğü kriterleri belirlesin. Şartları ve değerlerin tümünü bir kenara itsin. isterse bu şartlar ve değerlendirmeler insanların ölçüleri ile belirlenen ve davanın çıkarını gözeten ölçüler olsun. isterse bu ölçüler; insanlığın efendisi Hz. Muhammed belirlemiş olsun.
Bu arada yücelerin yücesi Allah’tan onurlandırılmış eşsiz bir ahlak sahibi olan Peygamberine sert bir üslup içinde azarlama geliyor. Bu bütün bir Kur’an içinde yakın ve sevgili dost peygambere karşı “kella-hayır!” kelimesinin kullanıldığı tek yerdir. “Kella” kavramı hitapta azarlama ve sitem anlamına gelir. Çünkü bu bütün bir dinin kendisine dayandığı çok önemli bir meseledir.
Kur’an-ı Kerim’in bu ilahi azarı ortaya koyuş üslubu da eşsiz bir üslubtur. Bunu beşeri yazım diliyle dile getirmek mümkün değildir. Zira yazım dilinin kendisine has ilkeleri, gelenekleri ve disiplinleri vardır. Bu da bu mesajların doğrudan ve bütün diriliği ile bütün sıcaklığı ile ortaya konmalarını engellemektedir. Bu konuda sadece kullanılan üslubu, onları bu şekilde sergileme gücüne sahiptir. Kur’an hızlı dokunuşlar, kısa ifadeleri ile ortaya koymaktadır. Sanki bu ifadeler birer tepkidir, hayat kokan çizgiler, parıltılar ve hatlardır.
“Surat astı ve döndü, yanına âma geldi diye.” Sanki burada muhataptan başka üçüncü bir şahıstan söz edilmektedir. Bu üslupta şöyle bir incelik sezilmektedir. Burada sözkonusu olan konu yani Allah’ın hoşnutsuzluğu direk olarak yüce Allah peygamberine ve sevgilisine yöneltmek istememektedir, O’na şefkatinden ve merhametinden dolayı. Böyle hoş olmayan bir ifadeyi O’na yöneltmeyi ikramından dolayı uygun bulmamaktadır.
Ardından azarlamanın kendisinden kaynaklandığı işe işaret edildikten sonra ifade yön değiştiriyor. Hitap şeklinde bir azara dönüşüyor. Bir ölçüde yumuşak bir ifade ile başlıyor. “Ne bileceksin belki o arınacak. Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek.” Nereden bileceksin o büyük iyiliğin gerçekleşeceğini? Senin elindeki iyiliğe istekli olarak gelen bu fakir ve âma adamın arınmak istediğini. Kalbinin uyanarak öğüt alacağını ve bu öğütün kendisine yarayacağını. Bu kalbin Allah’ın nuru ile aydınlanacağını, göğün aydınlığını karşılayacak yeryüzündeki bir aydınlık kulesine dönüşeceğini. Sen nerden bileceksin? Bu hidayete açılan her kalbin içinde iman gerçeği yerleştiğinde meydana gelen bir olgudur ve Allah’ın terazisinde ağır basan, büyük önemi olan da budur.
Sonra azarın ibresi yükseliyor. Üslup ağırlaşıyor. Azarlamaya yol açan işin gerçekten Hayret verici bir iş olduğu dile getiriliyor. “Kendisini yeterli görüp tenezzül etmeyene gelince sen ona yöneliyorsun. Onun arınmamasından sana ne? Fakat koşarak sana gelene Allah’tan korkarak gelmişken sen onunla ilgilenmiyorsun.” Sana ve dinine karşı üstünlük taslayan getirdiğin hidayete, iyiliğe, aydınlığa ve temizliğe ilgi duymayan adama gelince, sen ona ilgi gösterip kendisine önem veriyorsun. Hidayete gelmesi için uğraşıyorsun. Senden yüz çevirdiği halde sen habire ona mesajını takdim ediyorsun! Onun arınmamasından sana ne? Eğer o pisliği ve kiri içinde kalmak istiyorsa bu seni ne ilgilendirir? Sen onun günahından hesaba çekilmeyeceksin, onunla üstün gelmeyeceksin, onun desteğiyle ayakta değilsin. “Fakat koşarak sana gelene” seni seçerek ve sana itaat ederek “Allah’tan sakınarak” ve günahlardan sakınarak gelene “sen onunla ilgilenmiyorsun!” iyiliği ve takvayı dileyerek gelen inanmış adamla ilgilenmemek boş işle uğraşmak diye adlandırılıyor. Bu ise ağır bir nitelemedir.
Ardından azarın ibresi biraz daha yükseliyor. Kesin red ve sert tepki sınırına ulaşıyor. “Asla olamaz.” Bu ifade bu ortamda gerçekten dikkatle üzerinde durulması gereken bir hitap şeklidir.
Sonra bu davanın gerçekliği, yüceliği, büyüklüğü ve üstünlüğü açıklanıyor. Hiç kimseye, hiçbir desteğe ihtiyacı olmadığı belirtiliyor. Bu dava bizzat kendisine yönelenlere sadece kendisini isteyenlere yönelmelidir. Bu istekli insanın dünya ölçülerindeki değeri ve konumu ne olursa olsun. “Kur’an ayetleri birer hatırlatmadır, öğüttür. Dileyen O’nu düşünüp öğüt Alır. O sahifeler içindedir. Değerli ve şanlı, yükseltilen ve temiz tutulan sahifeler de. Bunlarda taşıyıcıların ellerindedir. Allah katında değeri olan çok iyi yazıcı ve taşıyıcıların.” O her yönü ile değerli, şereflidir. Sahifelerinde şereflidir, bu tertemiz sahifeleri melekler yüceler aleminden alıp yeryüzündeki seçilmiş insanlara ulaştırmak için taşıyıp getirmektedir. Onu getiren meleklerde onurlu ve arınmıştırlar. Dolayısıyla o her yönüyle, kendisi ile ilgili her açıdan şanlı tertemizdir. Uzaktan yakından bununla ilgili olan herşeyde öyle. Ve o gerçekten çok değerlidir. Kendisine ihtiyaç duymadıklarını açıkça söyleyen ondan yüz çeviren kimselere takdim edilmez. O sadece değerini bilenler ve O’nunla arınmak isteyenler içindir.”
Bu olay gerçekten çok etkileyicidir her zaman. Kendisine indirilen bir kitapta kendisine azar var. Hemde ağır bir biçimde. Ama içinde o kadar ibretlik şeyler var ki. Ben bu kıt bilgimle bunları yazamıyacağım için alıntı yaptım. Yukarıda birkaç örnek davranış ve bu büyük olaydan sonra yazıyı yazma sebebime gelince. Sayın Haşmet BABAOĞLU’nun yazısı haber7.com da alıntılandı ve doğal olarak yorumlara açık hale getirildi. Yorumlardan bir tanesiyse başlı başına zamanı temsil eder cinsten. Yorumu alıntılayalım.
“haşmet bey yazın genel itibarıyla güzel ama sana 2 tavsiyem var 1.si peygamber efendimiz . o adamdan ve tüm insanlardan üstündür .sıradan biri değildir2.si kullandığın isim ve sıfat sıradan değildir ondan bahsederken önce titre sonrada efendimiz diye söze başla”.
Dikkatinizi çekti mi Efendimiz kendisinin önünde titrenilmemesi gerektiğini söylediği bir olayın üzerine O’nu çok seven biri O’ndan bahsedilirken bile titrenmesi gerektiğini söylüyor. Sizce bu nasıl çelişkidir. Gerçekten O’nu sevmek ve saymak bu mudur? Etrafınıza baktığınız zaman İslam’ı savunan bu gibi çelişkili birçok kişi görürsünüz. Basit gibi geliyor durum ama basit değil.Bize bizlere İslamı Efendimizi anlatanlar bizatihi İslam ve Peygamberle çoğu zaman çelişki içerisindeler zaten. Ama daha korkunç olanı bu çelişki sanki hak olanmış gibi algılanabiliyor. Düşünsenize O’ndan bahsederken titrememiz gerektiği mantaliteye daha uygun düştüğünden hak olarak algılanabiliyor. Oysa ki değil. Hemde büyük bir yanlışlık bu. islam Allah’tan başka kimseden korkmayın der. Kimsenin önünde eğilmeyin, diz çökmeyin der.
Ben yazar değilim durumu özet olarak algılar basit cümleler kurarım. Kusur varsa yazıda affola. Son diyeceğim ise okuyun. Kur’anı ve Efendimiz’in hayatını okuyun ki yanılgılara düşmeyesiniz.


